avatarMücahit Muhammet Karakuş

Free AI web copilot to create summaries, insights and extended knowledge, download it at here

4328

Abstract

cak hikâye düşünüyorum. Saatlerce düşündüm. Sabahleyin ilk vapurda yine düşünüyordum. Ne dersin?.. Bu sefer benim hikâyemi anlatırsın… Yağmurlu gecede bir adam geldi, dersin…</b> — Orasını bana bırak…”</p></blockquote><p id="0d24">Bilmiyorum böyle okuyunca ne kadar anlaşılabilir ama kısaca her gün oğluna yeni bir hikâye uydurduğundan bahseden bir baba, yazarımızı çok etkiliyor ve ona yeni bir hikâye yazmak istiyor. Düşündükçe işin içinden çıkamıyor çünkü yazma gayretinde olanlar çok iyi bilir ki uydurmak öyle kolay değildir her zaman.</p><p id="7a5e">Bu hikâye beni yıllar öncesine götürdü. Ben 7 yaşındaydım. 2. sınıfa gidiyorum. Karşı komşumuz eve misafir geldiğinde görmüş beni hep elimde kitap, bir şeyler okuyorum. Jules Verne kitapları genelde ama böyle çocuk versiyonları. Çok basit, resimli falan. O tarz bir klasikler serisi almıştı babam ama okuyunca hemen bitiyor. Ben de aynı kitapları tekrar tekrar okuyorum mecbur, utanıyorum sürekli yeni kitaplar isteyemiyorum.</p><p id="74b9">Bir gün o karşı komşumuz geldi, ya çocukları yoktu ya da çok büyüktü şimdi tam hatırlamıyorum ama anneme anlatırken ben de dinliyorum, bir gazeteye abonelermiş. O gazetenin de çocuk dergileri oluyormuş her hafta çıkan. Kadın onların hiçbirini atmamış, hepsini biriktirmiş bir gün isteyene veririm diye ama kimse de istememiş. Hatta bazı komşuları da ona <i>“Eskidi artık bunları kim okuyacak, yak gitsin.”</i> diye akıl vermiş. Yak derken yanlış anlamayın, İstanbul’da bile doğalgaz yok o yıllarda. Allah’tan kadın kıyamamış da biriktirmiş, yıllar sonra karşısına biz taşınmışız. Beni görünce de çok sevinmiş, şimdi kaç poşet getirdi hatırlamıyorum ama onları görünce ne kadar çok sevindiğimi dün gibi hatırlarım.</p><p id="f463">Tek tek hepsini tarihine göre sıralamam bile saatlerimi almıştı. Sonra hemen ufak bir hesap yapmıştım. Tıpkı planladığım gibi neredeyse bir sene boyunca bütün okuma ihtiyacımı bir tane komşu karşılamıştı. Bende bu hesaplama hastalığı o zamanlardan geliyor demek ki, bugün bile bir kitabı ilk aldığımda kafamdan hesaplarım hemen kaç günde bitiririm diye. Bu aslında benim için biraz iş planı yapmak gibi bir şey. Çünkü o günlerde başka ne işlerim var onları düşünüyorum aslında. O kadar da kitaplarla kafayı bozmuş değilim merak etmeyin. Ama gelin kafayı piyango çıkarsa diye bozan bir başka hesap kitapçıya, bu kitaptaki en naif hikâyeydi bence. Bundan sonra francala görünce hüzünlenmeme neden olacak muhtemelen:</p><p id="53d9" type="7">“Bir francalaya on kuruş… Beş kuruşluk da kaşar peyniri alacaktı piyango çıkarsa. Sonra o lacivert şayak elbiseyi ve o şemsiperi güneş uçuran kasketi de alacaktı. Geri kalan parayı ne yapacaktı? Acaba geriye para kalır mıydı?”</p><p id="1d65">Bu sefer de benim hassas olduğum bir konunun işlendiği Zemberek hikâyesinden bir alıntım var. Bir yandan insanları etiketlemek yanlış diyoruz, bir yandan da “Telefonunda ne diye kayıtlıyım?” diye soruyoruz sevdiklerimize. Kimse sadece ismiyle kayıtlı olmak istemiyor. Lakap deyince geçmişte kalmış bir şey zannedenler için onun şimdi <b>nick </b>olduğunu belirtmek istiyorum.</p><p id="ba9d">Eskiden takoz, kazma, çolak, topal gibi lakapları hiç çekinmeden kullanırmış insanlar. Hatta “ayı” lakaplı eski bir futbolcumuz da canlı yayında <i>“Ben ayılığımda iftihar ederim.”</i> gibi bir şey söylemişti. Bazen böyle karşı taraf kendisine de yakıştırabilir ama bence olabildiğince lakap takmaktan uzak durmalıyız. İnsanlar çekinebilir, o an için size bundan hoşlanmadığını söyleyemez belki ama içten içe sinir oluyordur.</p><p id="08ff">Bazen de tam tersi resmi hitaplar rahatsız ediyor. Mesele benim çok sevdiğim bir ağabeyim kendisinin adının yanına <i>“Bey”</i> diye eklediğimizde hemen bizi “<i>Ne beyi lan!</i>” diye terslerdi. Buradan ona da selam olsun, adını bilerek söylemedim hiç arayıp soramadığım için belki kızar diye korkuyorum. Neyse yine uzattım, gelelim içinde <i>“Zemberek”</i> geçmeyen ama lakabı zembereğe çıktığı için sınıfta tek saati olan çocuğun babasına yazdığı mektuba:</p><p id="878a" type="7">“Bana mektebe gelirken vermiş olduğunuz saat kırıldı. Hani içindeki demirden şey… Nasıl derler hani, o içindeki kıvır kıvır çelik şey… İşte o kırıldı. Bu hafta oraya giden olursa göndereceğim. Mektepte saat dolu babacığım. Saatin ne lüzumu var? Siz yaptırır, kullanırsınız.”</p><p id="ec99">Bu arada

Options

bana da askerde <i>“Aristo”</i> lakabını takmışlardı çok kitap okuyorum diye. Bunu da kimseye söylememiştim daha önce. O zamanlar beğenmiyordum ama karşı da çıkmamıştım. Çünkü ters teperse bu sefer ölene kadar <i>“Aristo”</i> diye kalırsınız. Yıllar sonra <i>Cahit Zarifoğlu</i>’na da aynı lakapla seslendiklerini görünce hoşuma bile gitmişti.</p><p id="4274">Yazarımızdan son bir alıntım daha var, tıpkı o da ilk alıntıma benziyor ama onu da paylaşmak istiyorum çünkü yine üzerine söyleyeceklerim var:</p><blockquote id="3736"><p>“Asabında gevrek bir madde hali vardı. Küçük bir şeyle kırılıverecek sanıyordu. Hani bazan kuvvetli gibi gözüken şeyler vardır. Demirden gibi gözükürler. Fakat elin en küçük bir temasıyla çat kırılıverir, paramparça olurlar. Öyle bir haldeydi.”</p></blockquote><p id="e4d1">Geldik aynı kitapta korktuğum bir diğer insan tipine, hiç kırılmayacakmış gibi görünen güçlü insanlara. Onlardan da korkuyorum çünkü aslında o kadar güçlü olmadıklarını biliyorum. Yani onların da üzerine fazla gitmemek gerek. Ben de ne çok şeyden korkuyormuşum arkadaş. Bir de burada anlattık “80 milyona”. Gerçi çok izlenen bir televizyondaki canlı yayın değil bu sonuçta. Üç milyar diyeyim ben en iyisi fazla abartmadan.</p><p id="5abe">Unutmadan o eski komşularımız yok artık. O güzel atlara binip gittiler demek isterdim ama biz taşındık ne yazık ki. Şimdiki komşularımızın gözünde de aylardır işsiz güçsüz takılan biriyim ben şu an. Bunları neden söylüyorum, Ara Güler’in kitabın sonunda yer alan 1994'te yayımlanan yazısı şöyle başlıyor çünkü:</p><blockquote id="cf73"><p><b>— Adın? </b> — Sait. <b>— Ne? </b> — Sait… Faik. Sait Faik. <b>— Soyadın? </b> — Abasıyanık. <b>— İşin, mesleğin? </b>Bir şey bulamadı söyleyecek. Fransa’ya gitmek için pasaport alacaktı. — Yazarım, dedi. Öbürü baktı, düşündü. <b> — Yazar olduğuna dair bir yazı getir,</b> dedi. İşte Sait Faik o yazıyı bir türlü bulamadı. Kimse bir iş yaptığına, bırak yazarlığı, bir iş yaptığına dair belge vermedi eline. Bir derneğe üye olduğuna dair ödediği aidat makbuzlarını buldu evde, aldı onları götürdü, olmadı. Meslek hanesine <b>‘yok’</b> yazıldı.”</p></blockquote><p id="222c">Benim bir derneğe ödediğim aidat falan da yok. Gerçi ben “<i>Yazarım</i>” da diyemiyorum. Kendimi Sait Faik’le de kıyaslamıyorum yanlış anlamayın. Ama benim de bir hastanede yanıma sevdiğim bir arkadaşım gelip selfi çekmeye kalktığında benzer bir tepkiyi verdiğim olmuştu. Yine ne dediğim anlaşılmayacak, iyisi mi Ara Güler’in yazısı şu cümlelerle bittiğini söyleyeyim:</p><blockquote id="f62a"><p>“Sait’in gözü bir ara bana takıldı ve yanımda duran fotoğraf makinesini gördü. <b> — Ulan gebereceğiz diye fotoğrafımı mı çekmeye geldin?</b> dedi. Fotoğraf çekmek… Tabii ben bunu hiç yapamadım o gün. Şimdi anımsıyorum, her tarafı yağlıboyayla boyanmış bembeyaz bir odaydı. Onu son gördüğüm oda. Ama tüm beyazlığına karşın loştu. O günden bugüne Şişli’ye çok yolum düşer. Otomatik olarak o tarafa bakar, Marmara Kliniği’ni ararım. Yoktur Marmara Kliniği. Bu bembeyaz loş oda da yoktur. Sait de yoktur…”</p></blockquote><p id="5de5">Yine hüzünlü bitti bir Sait Faik kitabımız daha. <i>“Kendine iyi bak”</i> diye bir kalıp vardır ya bizde, ben de pek kullanmam. <i>Candan Erçetin</i>’in de bunda etkisi çoktur ama belki bu deyişi <i>“Etrafına iyi bak”</i> şeklinde değiştirebiliriz. Çünkü gün gelecek baktığımızda onları göremeyeceğiz. O yüzden etrafınıza iyi bakın.</p><p id="5db5">Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz <a href="https://mucahitkarakus.medium.com/membership">buradan</a> ücretsiz üye olabilir, her gün yazılan yüzlerce yazıdan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz…</p><div id="7d19" class="link-block"> <a href="https://medium.com/t%C3%BCrkiye/mediumdaki-b%C3%BCt%C3%BCn-yaz%C4%B1lar%C4%B1m-a11af28294d9"> <div> <div> <h2>Medium’daki Bütün Yazılarım</h2> <div><h3>Yazma Amacım, Beklentim, Cesaretim</h3></div> <div><p>medium.com</p></div> </div> <div> <div style="background-image: url(https://miro.readmedium.com/v2/resize:fit:320/0*ZriqcwGH717QxxDC)"></div> </div> </div> </a> </div></article></body>

Şahmerdan, Alelade Şeyler, Kitap Hediye Etmek ve Lakaplar

Sait Faik Abasıyanık Şahmerdan’a tam 19 kısa hikâye sığdırmayı başarmış. Alışılageldiği gibi son bölümde yine yazardan bahsedilen kısa bir bölüm var ve bu sefer Ara Güler kaleme almış o yazıyı. Onun kalemi de mi çok güçlü yoksa Sait Faik’ten bahsettiği için mi o kadar etkileyici, bu da size sorduğum ilk soru olsun.

Photo by Christin Hume on Unsplash

Şahmerdan’a yine uyku tutmayan bir gece başlamıştım. Hedefim ilk birkaç hikâyeyi okuyup sonrasında yatmaktı. Çünkü okudukça uykum gelir benim hep. Üstelik zaman da fark etmez. Öğle vakti bile elimdeki kitabı sakince yere bırakıp olduğum gibi kıvrılıp uyumuşluğum çoktur. Böyle bir dezavantajım var ama kalkıştığım işe bak.

Neyse ne diyordum, kitaba başladığımda saat bir civarındaydı ve bir hikâye daha okuyayım, bunun başlığı da ilginçmiş onu da bitireyim diye diye son sayfaya geldiğimde saatin gece üçe yaklaştığını fark ettim. O kadar da yavaş okumam ama tabii aralarda ne kadar durup düşündüysem siz hesap edin artık.

Hızlıca içindeki öykülerin isimlerini paylaşayım önce:

“Şahmerdan, Çelme, Kaşıkadası’nda, Mahpus, Bir Define Arayıcısı, Projektörcü, Francala mı, Ekmek mi?, Paşazade, Krallık, Çöpçü Ahmet, Köye Gönderilen Eşek, Zemberek, Alt Kamara, Satılık Dünya, Köy Hocası ile Sığırtmaç, Şeytanminaresi, Bekâr, Beyaz Pantolon, Bir Kadın ve Sait Faik Abasıyanık / Ara Güler

Tabii ki burada tek tek hepsinden bahsedemeyeceğim sizlere. Zaten inanıyorum ki kitabı okumuş olanlar sadece başlıkları duyduklarında bile o hikâyeleri anımsayacaktır. En azından onlara hissettirdiklerini hatırlayabilirler. Ya da bazen benim yaşadığım gibi hiçbir şey hatırlamayıp yeniden okumak isteyebilirler. Kitabı okumamış olanlar için de olabildiğince tat kaçıracak ayrıntıları paylaşmamaya özen gösteriyorum. Ancak okuduğumda bana dokunan, üzerine durup düşündüğüm alıntılarım da olacak.

Zaten iyi hikâyelerin tadının hiçbir şekilde kaçırılamayacağına inanıyorum. Gelelim yazarımızın şu etkileyici tespitine:

“Garip bir çocuktu. Birdenbire kederlenirdi. En çok üzüldüğü şey, kendisine ehemmiyet verilmediğini sezmesiydi. En alelade şeylerden bile bütün dünyaya küskün bir hal alırdı.”

Benim hayatta en çok korktuğum şey kalp kırmaktır. Özellikle böyle hassas insanlarla karşılaştığımda ne yapacağımı şaşırıyorum bazen. O son cümledeki “alelade” kelimesi bile incitebilir çünkü bu hassas kalpleri.

Öte yandan hiç de böyle bir insan değilim ben mesela. Benim uzmanlık alanım birdenbire neşelenmek. Mutlu olmak biraz büyük bir kelime gibi geldi şimdi. Kısaca neşelenmek dedim ama şen olmak da diyebilirdim yazarımız gibi. Daha iyi olurdu aslında. Çünkü bakın yazarımız ne diyor:

“Çıplak ayaklı insanlar kadar şen olabilmek için, boyunları atkılı ve lastik ayakkabılılar, büyük şehrin sinemalarına koşuyorlardı.”

Bu cümleyi okuduğumda acaba biz de filmleri, dizileri bu yüzden mi seyrediyoruz diye düşündüm. Gerçi bizde daha çok dram var, acı var. Bizim dizilerimizi takip eden yabancıların en çok sorduğu soru “Siz niye bu kadar ağlıyorsunuz?” muş. Hani uzmanlık alanımdan bahsetmiştim ya demin, işte bu soru bile güldürmeye yetiyor. Kalpsiz miyim neyim ben de bilmiyorum.

Kendimi sorgulamadan önce kalbime dokunan şu diyaloğu paylaşmak istiyorum. Kalpsiz değilim zira, hele konu kitaplar olunca:

— Ya?.. Hasan’a hikâye hazır mı? — Daha yok… Yok, ama uydururuz canım, kolay… — Hemşerim. Hasan için sana bir şeyler getiriyorum. Bir iki kitap falan. Bunları çocuğa veriver. — Oo ne zahmet ettiniz beyim! Ne zahmet!.. Mahcup ettiniz!.. — Yok canım… Ne ehemmiyeti var. Ben de dün akşamdan beri Hasan’a uyduracak hikâye düşünüyorum. Saatlerce düşündüm. Sabahleyin ilk vapurda yine düşünüyordum. Ne dersin?.. Bu sefer benim hikâyemi anlatırsın… Yağmurlu gecede bir adam geldi, dersin… — Orasını bana bırak…”

Bilmiyorum böyle okuyunca ne kadar anlaşılabilir ama kısaca her gün oğluna yeni bir hikâye uydurduğundan bahseden bir baba, yazarımızı çok etkiliyor ve ona yeni bir hikâye yazmak istiyor. Düşündükçe işin içinden çıkamıyor çünkü yazma gayretinde olanlar çok iyi bilir ki uydurmak öyle kolay değildir her zaman.

Bu hikâye beni yıllar öncesine götürdü. Ben 7 yaşındaydım. 2. sınıfa gidiyorum. Karşı komşumuz eve misafir geldiğinde görmüş beni hep elimde kitap, bir şeyler okuyorum. Jules Verne kitapları genelde ama böyle çocuk versiyonları. Çok basit, resimli falan. O tarz bir klasikler serisi almıştı babam ama okuyunca hemen bitiyor. Ben de aynı kitapları tekrar tekrar okuyorum mecbur, utanıyorum sürekli yeni kitaplar isteyemiyorum.

Bir gün o karşı komşumuz geldi, ya çocukları yoktu ya da çok büyüktü şimdi tam hatırlamıyorum ama anneme anlatırken ben de dinliyorum, bir gazeteye abonelermiş. O gazetenin de çocuk dergileri oluyormuş her hafta çıkan. Kadın onların hiçbirini atmamış, hepsini biriktirmiş bir gün isteyene veririm diye ama kimse de istememiş. Hatta bazı komşuları da ona “Eskidi artık bunları kim okuyacak, yak gitsin.” diye akıl vermiş. Yak derken yanlış anlamayın, İstanbul’da bile doğalgaz yok o yıllarda. Allah’tan kadın kıyamamış da biriktirmiş, yıllar sonra karşısına biz taşınmışız. Beni görünce de çok sevinmiş, şimdi kaç poşet getirdi hatırlamıyorum ama onları görünce ne kadar çok sevindiğimi dün gibi hatırlarım.

Tek tek hepsini tarihine göre sıralamam bile saatlerimi almıştı. Sonra hemen ufak bir hesap yapmıştım. Tıpkı planladığım gibi neredeyse bir sene boyunca bütün okuma ihtiyacımı bir tane komşu karşılamıştı. Bende bu hesaplama hastalığı o zamanlardan geliyor demek ki, bugün bile bir kitabı ilk aldığımda kafamdan hesaplarım hemen kaç günde bitiririm diye. Bu aslında benim için biraz iş planı yapmak gibi bir şey. Çünkü o günlerde başka ne işlerim var onları düşünüyorum aslında. O kadar da kitaplarla kafayı bozmuş değilim merak etmeyin. Ama gelin kafayı piyango çıkarsa diye bozan bir başka hesap kitapçıya, bu kitaptaki en naif hikâyeydi bence. Bundan sonra francala görünce hüzünlenmeme neden olacak muhtemelen:

“Bir francalaya on kuruş… Beş kuruşluk da kaşar peyniri alacaktı piyango çıkarsa. Sonra o lacivert şayak elbiseyi ve o şemsiperi güneş uçuran kasketi de alacaktı. Geri kalan parayı ne yapacaktı? Acaba geriye para kalır mıydı?”

Bu sefer de benim hassas olduğum bir konunun işlendiği Zemberek hikâyesinden bir alıntım var. Bir yandan insanları etiketlemek yanlış diyoruz, bir yandan da “Telefonunda ne diye kayıtlıyım?” diye soruyoruz sevdiklerimize. Kimse sadece ismiyle kayıtlı olmak istemiyor. Lakap deyince geçmişte kalmış bir şey zannedenler için onun şimdi nick olduğunu belirtmek istiyorum.

Eskiden takoz, kazma, çolak, topal gibi lakapları hiç çekinmeden kullanırmış insanlar. Hatta “ayı” lakaplı eski bir futbolcumuz da canlı yayında “Ben ayılığımda iftihar ederim.” gibi bir şey söylemişti. Bazen böyle karşı taraf kendisine de yakıştırabilir ama bence olabildiğince lakap takmaktan uzak durmalıyız. İnsanlar çekinebilir, o an için size bundan hoşlanmadığını söyleyemez belki ama içten içe sinir oluyordur.

Bazen de tam tersi resmi hitaplar rahatsız ediyor. Mesele benim çok sevdiğim bir ağabeyim kendisinin adının yanına “Bey” diye eklediğimizde hemen bizi “Ne beyi lan!” diye terslerdi. Buradan ona da selam olsun, adını bilerek söylemedim hiç arayıp soramadığım için belki kızar diye korkuyorum. Neyse yine uzattım, gelelim içinde “Zemberek” geçmeyen ama lakabı zembereğe çıktığı için sınıfta tek saati olan çocuğun babasına yazdığı mektuba:

“Bana mektebe gelirken vermiş olduğunuz saat kırıldı. Hani içindeki demirden şey… Nasıl derler hani, o içindeki kıvır kıvır çelik şey… İşte o kırıldı. Bu hafta oraya giden olursa göndereceğim. Mektepte saat dolu babacığım. Saatin ne lüzumu var? Siz yaptırır, kullanırsınız.”

Bu arada bana da askerde “Aristo” lakabını takmışlardı çok kitap okuyorum diye. Bunu da kimseye söylememiştim daha önce. O zamanlar beğenmiyordum ama karşı da çıkmamıştım. Çünkü ters teperse bu sefer ölene kadar “Aristo” diye kalırsınız. Yıllar sonra Cahit Zarifoğlu’na da aynı lakapla seslendiklerini görünce hoşuma bile gitmişti.

Yazarımızdan son bir alıntım daha var, tıpkı o da ilk alıntıma benziyor ama onu da paylaşmak istiyorum çünkü yine üzerine söyleyeceklerim var:

“Asabında gevrek bir madde hali vardı. Küçük bir şeyle kırılıverecek sanıyordu. Hani bazan kuvvetli gibi gözüken şeyler vardır. Demirden gibi gözükürler. Fakat elin en küçük bir temasıyla çat kırılıverir, paramparça olurlar. Öyle bir haldeydi.”

Geldik aynı kitapta korktuğum bir diğer insan tipine, hiç kırılmayacakmış gibi görünen güçlü insanlara. Onlardan da korkuyorum çünkü aslında o kadar güçlü olmadıklarını biliyorum. Yani onların da üzerine fazla gitmemek gerek. Ben de ne çok şeyden korkuyormuşum arkadaş. Bir de burada anlattık “80 milyona”. Gerçi çok izlenen bir televizyondaki canlı yayın değil bu sonuçta. Üç milyar diyeyim ben en iyisi fazla abartmadan.

Unutmadan o eski komşularımız yok artık. O güzel atlara binip gittiler demek isterdim ama biz taşındık ne yazık ki. Şimdiki komşularımızın gözünde de aylardır işsiz güçsüz takılan biriyim ben şu an. Bunları neden söylüyorum, Ara Güler’in kitabın sonunda yer alan 1994'te yayımlanan yazısı şöyle başlıyor çünkü:

— Adın? — Sait. — Ne? — Sait… Faik. Sait Faik. — Soyadın? — Abasıyanık. — İşin, mesleğin? Bir şey bulamadı söyleyecek. Fransa’ya gitmek için pasaport alacaktı. — Yazarım, dedi. Öbürü baktı, düşündü. — Yazar olduğuna dair bir yazı getir, dedi. İşte Sait Faik o yazıyı bir türlü bulamadı. Kimse bir iş yaptığına, bırak yazarlığı, bir iş yaptığına dair belge vermedi eline. Bir derneğe üye olduğuna dair ödediği aidat makbuzlarını buldu evde, aldı onları götürdü, olmadı. Meslek hanesine ‘yok’ yazıldı.”

Benim bir derneğe ödediğim aidat falan da yok. Gerçi ben “Yazarım” da diyemiyorum. Kendimi Sait Faik’le de kıyaslamıyorum yanlış anlamayın. Ama benim de bir hastanede yanıma sevdiğim bir arkadaşım gelip selfi çekmeye kalktığında benzer bir tepkiyi verdiğim olmuştu. Yine ne dediğim anlaşılmayacak, iyisi mi Ara Güler’in yazısı şu cümlelerle bittiğini söyleyeyim:

“Sait’in gözü bir ara bana takıldı ve yanımda duran fotoğraf makinesini gördü. — Ulan gebereceğiz diye fotoğrafımı mı çekmeye geldin? dedi. Fotoğraf çekmek… Tabii ben bunu hiç yapamadım o gün. Şimdi anımsıyorum, her tarafı yağlıboyayla boyanmış bembeyaz bir odaydı. Onu son gördüğüm oda. Ama tüm beyazlığına karşın loştu. O günden bugüne Şişli’ye çok yolum düşer. Otomatik olarak o tarafa bakar, Marmara Kliniği’ni ararım. Yoktur Marmara Kliniği. Bu bembeyaz loş oda da yoktur. Sait de yoktur…”

Yine hüzünlü bitti bir Sait Faik kitabımız daha. “Kendine iyi bak” diye bir kalıp vardır ya bizde, ben de pek kullanmam. Candan Erçetin’in de bunda etkisi çoktur ama belki bu deyişi “Etrafına iyi bak” şeklinde değiştirebiliriz. Çünkü gün gelecek baktığımızda onları göremeyeceğiz. O yüzden etrafınıza iyi bakın.

Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, her gün yazılan yüzlerce yazıdan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz…

Türkçe
Edebiyat
Kitap
Kişisel Gelişim
Sait Faik Abasıyanık
Recommended from ReadMedium