Sarnıç, Ormanda Uyumak, Dert Çağırmak ve İyi İnsan Olmak
Sait Faik okumayalı ne kadar oldu tam olarak hatırlamıyorum ama tek kelimeyle özlemişim diyebilirim. Öte yandan okumadığım kitapları da günden güne azaldığı için acele etmek istemiyorum.
Normal şartlar altında ilk olarak Semaver’i, ardından bu kitabı okumam gerekirdi. Ama takdir edersiniz ki hayat normal şartlarda ilerlemiyor. Şimdi neden böyle bir yol izlemedim onu bile hatırlamıyorum. O derece kafam karışık ve yapılacak bütün işler yığılmış vazifette önümde duruyor. Bakalım nereye kadar dayanabileceğim.
Aslında son günlerde neredeyse her gün yeni bir kitap bitiriyorum ve yazmak konusunda da hiçbir sıkıntım yok. Defterlerime sürekli notlar alıyorum. Kağıt kalemle aram hiç olmadığı kadar iyi. Yine de onları temize çekmek için bu sabah bilgisayarı açıp klavyenin başına geçtiğim anda o kadar iyi hissettim ki kendimi kolaya kaçıp anlatamam diyeceğim ama anlatmam lazım. Çıkan o ses, parmaklarımın hızla bir harften ötekine sıçraması, her kelimeden sonra artistik bir şekilde boşluk tuşuna sertçe basmam ve arada kendi hızıma şaşırıp yanlış yazdım mı diye göz ucuyla yazdıklarıma bakmam. Yanlış yazmadığımı görünce sevinip sanki bir hak kazanmışçasına araya yeni kelimeler eklemem. Şimdi ne var ki bunlar sıradan, önemsiz şeyler diyebilirsiniz ve belki de bu diyeceklerim biraz paranoyakça bile gelebilir ama sanki bu refleks Sait Faik okudukça gelişti.
123 sayfalık bu kitabın içindeki hikâyeleri sayayım öncelikle: Sarnıç, Kalorifer ve Bahar, Beyaz Altın, Bir Karpuz Sergisi, Mavnalar, Gece İşi, Hancının Karısı, Loğusa, Ormanda Uyku, Kim Kime, Park, Gaz Sobası, Plaj İnsanları, Davut’un Anası, Grenoble’da İtalyan Mahallesi ve Marsilya Limanı. Sait Faik’in Semaver’den sonra yayınlanan ikinci kitabı bu. Kitabın sonunda yer alan Agop Arad’ın kaleme aldığı Kardeşim Sait Faik yazısına göre 25 kuruş fiyattan 1000 adet basılmış ama ancak 150–200 adet satılabilmiş. Yirmi senede tükenmemiş. Aynı şekilde bir sonraki kitabı Şahmerdan da belki yirmi yılda ancak 1000 adet satmıştır diyor kitabın o dönemki kapak resmini yapan Arad. O zamanlar arkadaşlarına ısrarla “Alın Sait Faik’i, okuyun, iyi insan olursunuz.” diyormuş. Duygu dolu yazısını şöyle bitiriyor Arad:
“Taksim Fransız Konsolosluğu’nda resim sergim vardı. Sait, serginin açılışından üç dört gün sonra oraya geldi. Gezdi, dolaştı, kahveler içildi, beni öptü ayrıldı. İki gün sonra rahmetli Adalet Cimcoz, telefonda ‘Arad, Sait hastanedeymiş,’ dedi. Günlerden 10 Mayıs, hemen hastaneye koştum, odasına kimse alınmıyordu. Haber gönderdim, beni hemen çağırdı. Annesi başucunda oturuyordu. Sait’le öpüştük, ateşler içinde yanıyordu. ‘Arad, galiba biz gidiyoruz,’ dedi. Teselli ettim, üzülerek hastaneden çıktım. 11 Mayıs sabahı, büyük yazarı kaybettik. Hâlâ yanarım.”
İlk alıntı için biraz ağır oldu, farkındayım. Ama bu kitaptaki bazı hikâyeler de Sait Faik’e ait olamayacak kadar acıklıydı. Okurken inanamadım. Neden böyle yazmış, farklı bir şey mi denemeye çalışmış bilemiyorum. Tabii Arad’ın yazısını sonda olduğu için o öyküleri okurken bunlardan haberim yoktu. Günümüzde tabii ki çok farklı mecralar ama bir içerik üreticisi düşünün, video ya da fotoğraf paylaşılan bir platformda dünya çapında işler yapıyor ve yirmi sene boyunca 1000 tane bile takipçisi olmuyor. Hiç hoş olmadı bu benzetme. Farkındayım yaşananlar bence bu kadar absürt ve belki bu abartılı örnekle gençler yazarımızın nasıl hissettiğini daha iyi anlayabilir.
“Kimi zekâma, kimi hırsıma, kimi maddeme, kimi ruhuma sataşıyor. Yeis bir kartal hızıyla kafamda kanat geriyor. Kimseyi, hiçbir şeyi sevmemek için elimi, kolumu sallayarak kendime derdi çağırıyordum. Dert, sararmış buğday tarlalarının üstünden geçen rüzgâr hışırtısıyla gelip beni buluyor. Ben bir başak gibi sallanıyordum. Ne sular şarkı söylüyordu, ne de tarlalarda ekin biçen sessiz, sakin köylüler bana yol gösteriyordu.”
Düzenli yazmaya başladıktan sonra anladığım bir şey daha var: Bazı cümlelerin yazılabilmesi için yıllar gerekiyor. Yoksa insan öyle bir anda derdi çağıramaz gibime geliyor. Sadece bu kelimelerin akla gelmesi için bile yaşanmışlık gerekiyor. Hatta belki de hasta olmak, yataklara düşmek gerekiyor. Kendimi bildim bileli çevremdeki insanlar hasta olduklarında onlara çok dikkat ederim. Bunu öyle bilinçli olarak da yapmam aslında. Sadece bazı farklı davranış kalıpları var hastalarda fark ettiğim. Bu farklar ilgimi çekiyor galiba. Kimisi kendisini salar tamamen mesela. En basit soğuk algınlığında bile dünyası yıkılmış gibi davranır. Kimisi de hastayken bile kendisinden çok yanındakileri düşünür.
Bence bu iki uç durum da çok tehlikelidir. Yine de insanların karakteri hakkında önemli ipuçları verir bence. Büyük yazarlardan bazıları da ağır hastalıklar sonucu ölmüşler ya belki de o yüzden onların da hastalıklara karşı aldıkları tavırlara hep dikkat etmişimdir. Bazıları o hasta yataklarında yazmıştır en önemli eserlerini. İlla yazmak da gerekmez. Bakın yazarımız neler düşünürmüş hastayken:
“Hasta olduğum günlerde hislerimin, fikirlerimin izah edilemez, karanlık bir şiir gibi gözüken tarafı vardı. İnsanları sevmemekliğimin sebeplerini bulubuluverirdim.”
Okurken bile insan bir yabancılık hissediyor, sanki başka biri yazmış bu satırları diye. Ama söylemiş daha başlarken hasta olduğunu. Yoksa bakın son bir alıntım daha var, bu kitaptaki en sevdiğim hikâye olan Ormanda Uyku’da geçiyor. Zaten benim gibi her yerde uyuyabilenlerin en büyük zevkidir ormanda uyumak:
“Burada, ormanın içinde uyanmanın bahtiyarlığı ne güzel!.. İnsanları sevmek, hayatı sevmek ne iyi şey… Ancak insanları sevebiliriz. Bir tek insan bütün insanları nasıl sevebilir? İki türlü: Biri; çok büyük bir adam olarak. Böylesi ne iyi! Fakat kim bilir bu işin ne eziyetleri vardır: Ne işkencelerle büyük adam olunabilir. Bir de avantürye (maceracı) olarak insanları sevmek vardır. Bu daha çok insanları değil, hayatı sevmek demektir. Avantürye ile büyük adam arasındaki fark da birinin insanlar, diğerinin hayat üzerindeki fazla bilgi ve sevgileridir. Don Kişot ile Cervantes arasındaki farkı anlıyorum.”
Don Kişot ile Cervantes arasındaki fark denir diye sorsalar, kaç kişi böyle bir cevap verebilir bilmiyorum ama ormanda uyanmak iyidir, güzeldir, hoştur herhalde. Ben hâlâ orada takılı kaldım. Ama bir de şöyle tipler vardır ben de onlardan dem vurayım biraz. Bırakın insanları sevmeyi, ormana gider de böcekten, sinekten şikayet eder. Kuş sesinden, köpek havlamasından rahatsız olur. Ben de onlara gönül rahatlığıyla şu tavsiyede bulunacağım artık: Sait Faik okuyun, iyi insan olursunuz.
Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, her gün yazılan yüzlerce yazıdan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz…
