Nazım Salur’un Detaycılığı
Geçtiğimiz günlerde Nazım Salur’un oğlu ve BiTaksi, Getir uygulamalarının kurucu ortağı Mert Salur Twitter üzerinden “Getir ile ilgili bir kitap yazılsa içerisinde nelerin yer almasını istersiniz?” şeklinde bir soru yöneltti. Ben de bir saniye dahi düşünmeden kendisine Nazım Salur’un detaycılığı diye cevap verdim. Şimdi neden bu soruya bu cevabı düşünme gereği dahi duymadan verdiğime ilişkin kısa bir hikaye anlatacağım.

2017 yılının Kasım ayında o zaman çalıştığım bankanın ilgili birimlerinden sorumlu iki genel müdür yardımcısı ve birkaç bölüm başkanıyla beraber yanlış hatırlamıyorsam Harvard Business Review Türkiye tarafından düzenlenen blockchain konulu bir panele katıldım.
Konuşmacılar arasında yer alan Akbank Genel Müdürü Hakan Binbaşgil, Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş, Yemeksepeti CEO’su Nevzat Aydın ve NEF CEO’su Erden Timur aklıma ilk gelen isimler arasında.
Katılım ücretinin oldukça pahalı, kontenjanın oldukça kısıtlı ve genelde üst düzey banka yöneticileriyle girişimcilik ekosisteminin en önemli isimleri veya onların temsilcilerinin katıldığı bu panele, o tarihte benim gibi kıdemli uzman titrine sahip birinin katılmasının tek sebebi biraz okumaya araştırmaya meraklı olmam ve çoğu kişinin aksine hâlâ yaptığım işe saygı duymamdan kaynaklanıyordu.
Kimsenin bir rapor dahi okumaya tenezzül etmediği, kendine verilen iş dışında ekstra bir kelime öğrenmediği, araştırmadığı ortamda; yaptığınız işe dair biraz merak sahibi olup bunu çevrenize yansıtmanız bile iyi manada göze batmanızı, diğerlerinden ayrışmanızı sağlıyor. Daha önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim, Michael Bloomberg’e ait “90% of life is showing up” sözü de tam olarak bunu anlatıyor.
Yemek servisinin de yapıldığı panelde bizim oturduğumuz masanın hemen önünde yer alan masada Nazım Bey oturuyordu.
İlk konuşmacılar sahneye çıktıktan hemen sonra kesintisiz şekilde süren bir kahvaltı ve içecek servisi başladı. Garsonlar her ne kadar işlerini düzgün bir şekilde yapmaya çalışsalar da bu tarz etkinliklerde çok gereksiz bulduğum yemek servisi sebebiyle çatal, bıçak, tabak, fincan sesleri derken konuşmacıları duymakta çok zorlandığım anlar oldu.
Benim bulunduğum masada kimse bu duruma tepki vermezken acaba benden başka rahatsız olan yok mu diye etrafımı süzdüm ve Nazım Bey’in de bir iki kere arkasına dönerek, biraz da sinirli sesin geldiği yöne baktığını fark ettim.
O tarihte çalıştığım kurumun yapısı sebebiyle genel müdür yardımcılarının bulunduğu masada bir uzmanın kalkıp uyarıda bulunması hoş karşılanılacak bir durum değildi. Ben de bu çaresizlikle durumu kabullenip zaman zaman duymak zor da olsa konuşmacılara odaklandım.
Akbank Genel Müdürü Hakan Binbaşgil, benim de uzun zamandır takip ettiğim Ripple ile bankanın yurtdışı iştiraklerinden biri arasında ilk resmi transferin gerçekleştiğini söylediğinde oldukça heyecanlandım.
Günümüzde hâlâ bazı çevreler tarafından marjinal ya da alternatif olarak değerlendirilen kripto paralardan biriyle bundan tam 3 sene önce Türkiye’nin en büyük bankalarından birinin işlem yapmaya başlamış olması yeni yeni kendini Revolut, Bunq ve benzeri neobank girişimlerle hissettiren ama önümüzdeki yıllarda çok daha net göreceğimiz dünya bankacılık sisteminin değişimine dair önemli bir göstergeydi.
Tüm bu heyecan verici konuşmalar ve gelişmeler arasında bazılarına garip ya da basit gelecek olsa da benim adıma daha farklı pencere açan bir gelişme yaşandı; Nazım ağabey yerinden kalkarak arka tarafa yani servis elemanlarının hazırlık yaptığı alana gitti ve arkadaşları uyardı.
O andan sonra sanki büyük bir mutfağın tam ortasında oturuyormuşuz hissi veren tabak çanak sesleri kesildi ve bir daha duyulmadı.
Nazım Salur’un bu detaycılığı, her ne kadar o zamanlar kendi girişimcilik yolcuğumun başlarında olsam da çok önemli birşeyi fark etmemi sağladı.
Girişimciler bulundukları ortamdan bağımsız çevrelerindeki sorunları fark eden ve onlara karşı çözüm üretmeye çalışan insanlardı. Girişimci olmak demek sadece Unicorn olma potansiyeline sahip şirketler kurmak değildi. Girişimcilik akla gelebilecek en basit senaryoda dahi sorunu görüp, onu içerisinde bulunduğu toplumun yararına çözmeye çalışmaktı.
Mert’e kitapta neyi görmek istediğimi söylerken merak ettiğim de aslında şuydu: Dışarıdan bakıldığında kendisiyle ilgisi olmayan bir organizasyonda kimilerine göre üstüne vazife olmayan bir sorunu dahi düzeltmeye çalışan Nazım Salur, Getir gibi sunduğu hizmet ve o hizmetin kalitesi olarak dünyada eşi ve benzerine az rastlanır; en azından benim gibi naçizane biraz gezmiş görmüş, hali hazırda yurt dışında yaşayan birinin bırak rakibini, doğru düzgün ikamesini bile görmediği bu girişimi sıfırdan yaratırken kim bilir nelere, ne şekilde önem verdi ve bunları nasıl önceliklendirdi?
