Diken Batar Diye Gül mü Toplamayalım?
Arthur Schopenhauer’in bende yeri her zaman ayrıdır. Bu cümleyi pek çok farklı kişi ve “şey” için kuruyorum. Tiradlarını ezberlediğim Shakespeare ile birlikte hayata bakışıma entelektüel olarak çok şey katmıştır bana. Okuduğum kitaplarından biri de “Mutlu Olma Sanatı”ydı. O kitapta altını çizdiğim yerlerden biri de başlıktaki cümleydi. Bu cümleyi üniversite yıllarında “Kalede kaleci var diye şut da mı çekmeyelim?” gibi lüzumsuz bir şekilde ifade ettiğimiz ortamlarımız da oldu.
Son zamanlar düşünme seanslarımın yoğunluğu arttı diyebilirim. Hayattaki en adiyattan konuları bile sorgular hale geldim. Neyi, neden, niçin ve kim için yapıyorum diye çok düşünüyorum. Bazı şeylere güzel cevaplar verebiliyorken bazılarına aslında o kadar da güzel cevaplar veremediğimi farkettim. Lisede psikoloji dersi alırken bazı çatışma durumlarını görmüştük. Olumlu-olumsuz çatışma durumunu o zamanlar bir türlü kabul edemiyordum. Biri neden olumlu bir duruma karşı olumsuz durumu tercih etmek zorunda kalsın ki diye düşünüyordum. Evet açıklaması vardı onunda ve evet ortada bir zorunluluk hali de var bu tarz durumlarda ama yine de bu tarz zorunluluklar bende hep can sıkıyordu. Özellikle sürekli ve bitmez bir şekilde ders çalışmak zorunda olmak bana bazı zamanlar zulüm geliyordu. Hele hele çalıştığım şeylerin %85'ini sınavdan sonra bir daha hatırlamak zorunda olmayacağımı bilmek bu durumu daha da zorlaştırıyordu.
Şimdi bütün bunların başlıkla ne alakası var diyeceksiniz. Kaynağı tamamen benim uydurmam olan istatistiklere göre insanların çoğu kendi yaşamlarından mutsuz. Dini öğretileri takip edip şükredenlerden tutun kişisel gelişim adı altında kendini avutmaya çalışanların neredeyse tamamı bence içten içe öyle düşünmüyorlar. Dışarıya karşı çok güzel rol yapıyorlar. Peki mutsuz olduğumuz halde neden bizi mutsuz eden şeyleri yapmaya devam ediyoruz. Bunun bir kısmı Hamlet tiradında da geçtiği gibi “korku”dan ileri geliyor. Faturalarını ödeyememe korkusu, işten atılma korkusu, yeterince para olmaması korkusu, her şeye yeniden başlama korkusu… Peki mutsuz olmamak için yaptığımız şeyleri gerçekten perdeyi sıyırıp biraz daha içten görebilir miyiz?
Acaba bizi mutsuz eden şeyler gül toplarken elimize batan dikenler olabilir mi? Bu söze benzer olarak söylenen gülü seven dikenine katlanır sözü de bir taraftan bu kapıya çıkıyor diyebiliriz ama arada dağlar kadar fark var. Bizim atasözümüz olaya biraz daha negatif taraftan bakıyor. Klasik ya sev ya terk et modunda yaklaşıp “işine gelirse kardeşim, eline diken batması durumuna alışacaksın ya da gülü sevmeyeceksin diyor. Schopenhauer ise meseleye biraz daha sonuç odaklı yaklaşıyor ve neden olmasın ki şeklinde düşünüyor. Bu yönüyle yaptığımız ve hoşumuza gitmeyen şeylerde ben Schopenhauer’in yaklaşımını bana daha yakın buluyorum. Çünkü inandığım değerler içerisinde özellikle doğrudan alıntı yapacak olursam Kur’an’da şöyle bir ayet geçiyor:
Olur ki, hoşunuza gitmeyen bir şeyde sizin için hayır, yine olur ki hoşunuza giden bir şeyde de sizin için şer vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Bu ayet bana çoğu sorgulamalarımda yol gösterici oluyor. Yine de insan olduğum için bunu bir kenara bırakıp perde arkasındaki hayırları ya da şerleri kendi gözümle daha net de görmek istiyorum.
Hayatı bisiklet gibi görmek hayat kurtarıyor
Bütün bu düşünceler devam ederken zamanı ve olayları durduramıyorsunuz. Geçmişte verdiğiniz kararlarınızı sorgularken şimdinin kafa yapısı ve sonrasını gördüğünüz için fazla bilgi ile bağımsız düşünebiliyorsunuz ama olaylar olurken siz sürekli karar vermek durumundasınız. Verilen her karar da elbette doğru olmayacak. Burada asıl odaklanılması gereken noktanın karar vermek olduğunu düşünüyorum. Çünkü hayatı bisiklet metaforu ile tanımlayacak olursak sürekli olarak ilerlemek zorundasınız. İlerlemek için de pedal çevirmeniz gerekiyor. İşte o pedal ile olan ilişkiniz hayatınızda verdiğiniz kararlar diyebiliriz.
Tembellik eder de pedalı devre dışı bırakırsanız ve yokuş aşağı gitmiyorsanız azalan bir hızla yolunuza devam edersiniz. Bir süre sonra bisikletten inmek veya bisikletinizle birlikte düşmek şeklindeki iki seçenekten birini tercih edersiniz. Eğer bir yokuşa gelmişseniz bu iki seçenek daha kısa bir süre içinde karşınıza dikiliverir. İşte kararlarınızı verip pedala basmadığınız takdirde düşmeniz an meselesi oluyor.
Hayat yolunda bazen yokuşlarla, bazen inişlerle, bazen de düzlüklerle karşılaşırız. Bazen keskin virajları dikkatli ve dengeli olarak almamız gerekebilir. Bazen çok dikkatli ve düşük tempolu hareket zarureti doğabilir. Hayat yolundaki bisiklet maceramız devam ederken, bu yolun hep düz, engebesiz, virajsız, tehlikesiz olmasını isteriz. Böyle olunca da bisikletimizi büyük bir keyifle süreriz. İşte bu rahatlık bize kazandırdığı lezzetli ve tatlı nimetlerin yanı sıra, her an karşılaşacağımız bir dizi tehlikeye de hamiledir. Tam da bu konuyla alakalı Ali Şeriati’nin(düşüncelerine çok katılmasam da) bu konuyla alakalı olduğunu düşündüğüm çok güzel bir sözü var:
Konfor ruhun bataklığıdır.
Eğer önümüzde dikenler varsa ve biz o dikenlerin arkasında güzel güllerin olacağını düşünüyorsak o zaman diken var diye gül toplamaktan vazgeçmeyelim. Bütün bunları yaparken de kimseyi gül vaat ederek dikenlerin içine sürüklemeyelim. Çünkü bana göre yapılan kötülüklerin en kötüsü iyinin istismarıdır.
