avatarMücahit Muhammet Karakuş

Free AI web copilot to create summaries, insights and extended knowledge, download it at here

3008

Abstract

<p id="53c0">Bunu duyunca tesadüflere inanmayan benim aklıma hemen geçen hafta atölyede tahtaya <i>“İnsanı ölümünden eceli korur”</i> diye yazıp bu konuda kırk dakika içinde bir yazı yazmamızı isteyen hocamız geldi. Yazıyı size de okumuş olsaydım belki bana hak verirdiniz. Zamanı geri alamayacağıma göre kısa bir giriş yapıp o yazıyı paylaşayım diye geldim buraya ama gördüğünüz gibi bir türlü cümlelerimin sonu gelmiyor. Hayat cümlelerimiz kadardır diye duydum ya bugün, artık etkisinden çıkana kadar böyle uzun uzun yazarım. Yoksa 14 Şubat’a yetiştirirdim aslında ama saat neredeyse yarım olmuş. Bir de şu fotoğraf koyma meselesi biliyorsunuz çok anlattım önceden. Neyse artık bundan sonra Perşembe günleri görüşmek üzere diyerek sizleri tahtaya ölüm ve ecel yazılsa bile benim yaşamak hakkında yazdığım öykümle baş başa bırakıyorum:</p><figure id="3e1c"><img src="https://cdn-images-1.readmedium.com/v2/resize:fit:800/0*h0WDdjSyBJMtB2np"><figcaption>Photo by <a href="https://unsplash.com/@etiennegirardet?utm_source=medium&amp;utm_medium=referral">Etienne Girardet</a> on <a href="https://unsplash.com?utm_source=medium&amp;utm_medium=referral">Unsplash</a></figcaption></figure><h2 id="319f">Yazmak, Okumak ve Yaşamak</h2><p id="24e3">Yazmak ve okumak birbiriyle iç içe gibi görünse de çok farklı eylemlermiş. Geçen hafta bunu yaşayarak öğrendim. Hayatta da en sevmediğim şey yaşayarak öğrenmektir. Okumayı bu kadar sevmemin nedeni bu olsa gerek. Bir şeyler başıma gelmeden, kısa yoldan tecrübe edinmeyi çok seviyorum.</p><p id="125e">Ah bu ben ve benim bu kolaya kaçmalarım. Bir de şu son güne bırakma huyum. Geçen sene aynı anda iki farklı yazarlık atölyesine gidiyordum. Hafta içi 9–7 mesai ve iki saate yakın trafikte yaşam mücadelesinin üstüne bir gün Avcılar’a, öbür gün Atakent’e yine neredeyse mesai gibi sabah 9'dan 4'e yeni hikâyeler yazabilmek için koşturup duruyordum. Bu arada benim evim de ikisinin de arasında bir yerde ve yol yine tabii ki saatlerce sürüyor. İlk zamanlar iyi götürmüştüm aslında ama bir yerden sonra ödevlerin altında ezilmeye başlamıştım. Cumartesi gününe bir korku hikâyesi yazmam gerekiyordu. Pazar gününe de bir ayakkabı bağcığının gözünden bin kelimeyi geçmeyecek serbest türde bir yazı.</p><p id="45a9">O an neden bir çılgınlık yapıp iki ödevi bir arada yapmıyorum diye düşündüm. Kim nereden bilebilirdi ki? <i>Bağlanma Korkusu</i>’nu bu motivasyonla Cuma gününü son saatlerinde yazmıştım. Neredeyse bir yıl sonra sınıfça çıkartacağımız podcast için o yazımı isteyeceklerini tahmin edememiştim. Utancımdan kimseye de söyleyemedim o zaman bu hikâyeyi iki farklı ödev için yazdığımı. Podcastin ilk bölümü olacağını bilsem yazar mıydım öyle bir yazıyı? Net bir şekilde cevaplayabilirim bu soruyu çünkü biliyorum ki yazamazdım! Hatta korkudan kalemimi bile oynatamazdım. Farkında olmadan tanımadığım, bilmediğim insanlara en büyük korkumdan bahsetmiş ve bunu sırf ödev yapmamış olmamak adına özensiz demek istemiyorum ama hızlıca yazdığım bir hikâyeyle yapmıştım.</p>< # Options p id="2dae">Bir daha böyle bir hata yapmayacağım ya da yapmamalıyım gibi bir karar almışken geçen hafta yine benzer bir yanlış yaptım. Bu sefer kendi podcastim için ödev olarak üç dakikalık kısa bir kayıt almam gerekiyordu. Yine son güne bıraktım ve derse geçmeden hızlıca eski yazılarıma göz attım. Üç dakikada okuyabileceğim yazıların sayısı o kadar azdı ki, ne yapacağımı şaşırdım. Bu hiç hesap etmediğim bir şeydi. Yazıda nasıl bin kelime sınırı benim için kabus gibi bir şeyse seslendirirken de bu üç dakika sorun olacaktı anlaşılan. Özellikle bu sınırları bilmek ve onları aşmamak zorunda olmak çileden çıkartıyordu beni.</p><p id="9418">İyi ki hayat böyle değil diye düşünürdüm. Söz gelimi altmış sene yaşayacağımı bilsem, o da az geldi şimdi gözüme yetmiş diyelim klasik. Yetmiş sene yaşayacağımı bilsem yine yapmak istediğim her şeyi son ana bırakıp koşturmacayla mı geçerdi ömrüm? Yetmişimde koşturamayacağıma göre mantıklı bir tercih gibi gelebilir dışarıdan ama biliyorum ki ben yetmişimde de boş duramamam. Yine bir şeyler yazmaya, en kötü ihtimalle anlatmaya çalışırdım sürekli.</p><p id="176d">Bu arada geçen hafta <b>Küçük Kara Balık</b> hakkında yazdıklarımı seslendirdim sınıfta. Aynı cümleleri defalarca okuduğum oldu. Sanki ben yazmamışım da ilk defa okuyormuşum gibi hissettim bazı yerlerde. Bazen yazmak ne kadar kolaymış diyorum. Bir yerden sonra kalem kendiliğinden yazıyor gibi geliyor bana. İstediğin zaman durup düşünebiliyorsun en azından. Ama seslendirmek öyle değil. En ufak bir duraksama, bir nefes alma bile bambaşka anlamlar katıyor okuduklarınıza. Hani herkes ölür ama herkes yaşamaz derler ya ben de herkes yazabilir diye iddia ederdim eskiden ama herkes okuyamazmış gibi hissediyorum artık. Okuyabilen o ayrıcalıklı insanlardan biri olmak istiyorum sadece. Çünkü <b>Küçük Kara Balık</b>’ın dediği gibi:</p><p id="b3c8" type="7">“Her an ölümle yüz yüze kalabilirim. Ama yaşayabildiğim sürece ölümü karşılamaya gitmem gerekmez. Bir gün ister istemez ölümle karşılaşacağım; bu önemli değil. Önemli olan benim yaşamamın veya ölümümün başkalarının yaşamını nasıl etkileyeceği.”</p><p id="5db5">Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz <a href="https://mucahitkarakus.medium.com/membership">buradan</a> ücretsiz üye olabilir, her gün yazılan yüzlerce yazıdan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz…</p><div id="7d19" class="link-block"> <a href="https://medium.com/t%C3%BCrkiye/mediumdaki-b%C3%BCt%C3%BCn-yaz%C4%B1lar%C4%B1m-a11af28294d9"> <div> <div> <h2>Medium’daki Bütün Yazılarım</h2> <div><h3>Yazma Amacım, Beklentim, Cesaretim</h3></div> <div><p>medium.com</p></div> </div> <div> <div style="background-image: url(https://miro.readmedium.com/v2/resize:fit:320/0*ZriqcwGH717QxxDC)"></div> </div> </div> </a> </div></article></body>

14 Şubat Dünya Öykü Günü ve Yaşamak Üzerine Bir Öykü

Geçen hafta burada paylaşmayı düşündüğüm hikâyemi fotoğrafı bulamadığım için paylaşamamıştım ama onu bir kez daha sahneye çıkıp anlatma fırsatı buldum. Bu sayede hayatımda ilk defa Büyükada’ya gitmiş ve sözü uçuran arkadaşlarımla Taş Mektep’te “Savaş ve Barış” temalı hikâyelerimizi anlatmıştık.

Adalar hep gitmeyi ertelediğim ve bu yaşıma kadar sadece birkaçına gidebildiğim masal diyarı gibi yerlerdi benim için. Hani çok gezen bilir derler ya hep, o gün bunun ne kadar doğru olduğunu anladım. Sait Faik’i sadece okuyarak anlamak mümkün değilmiş. Bir ada havası alınca insanın oturup yazası geliyor, o hikâyeler hep gözünüzün önünde canlanıyor sanki.

Yazdım yine bir şeyler ama daha çok not almak gibi bir şeydi bu. Dolayısıyla burada paylaşamadım. Kitaplar hakkında da artık daha çok okumaya uygun, konuşma dilinde yazmaya çalıştığım için o yazılar da hep kaldı. Bir türlü bitiremiyorum, hep daha iyi olabilirmiş gibi geliyor.

Dün akşam da yine belediyenin imkanlarını sonuna kadar kullanıp yeni bir podcast bölümü için kurgu yapmıştım kursta. Yarın da bir mülakatım var erken kalkmam lazım ve bugün boşta olduğum için bir böyle sohbet tadında bir yazı yazarım diyordum. Yarın akşama da yayınlarım zaten ne zamandır yazılarımı Perşembe gününe sabitlemek istiyordum. Ama öğle vakti telefonuma belediyeden şu başlıklı bir mesaj geldi.

“Dünya Öykü Günü’nde, edebiyatın kalbinde buluşuyoruz.”

Meğer 14 Şubat Dünya Öykü Günü’ymüş. Maalesef bunu bilmiyordum. Hem evime de yakın, o kadar da mesaj atmışlar gitmemek olmaz deyip ona göre günümü planladım. Hava biraz serinledi akşama doğru ama gittiğimde asansörde kütüphanecimle karşılaştım. Kütüphaneleri artık ne kadar benimsedimse orada çalışanları da artık sahiplenmişim resmen.

Neyse tanıdı beni sağ olsun, kısa bir asansör konuşması yaşandı. Ne zamandır gelmediğimden söz etti. Yoksa bu kütüphaneye mi geçtin gibisinden, ben de “Üç tane kütüphanem var şu an.” dedim, onları saydım falan. Yine bütün kütüphaneler benimmiş gibi bahsediyorum fark ettiyseniz.

O da söyleşiye gelmiş, daha doğrusu neredeyse bütün kütüphaneciler gelmiş. Bu özel günler Unesco’ya çeşitli heyetler tarafından önerilip o şekilde uygun görülürse kabul edilip benimseniyormuş. Dünya Şiir Günü’nü ve Dünya Öykü Günü’nü Türkiye önermiş ve Öykü günümüz henüz resmi olarak onaylanmamış. Süreç devam ediyormuş ama biz bunu 14 Şubat olarak ilan etmişiz şimdiden. Bir de şöyle bir cümleyi not aldım ki bana göre günü özetliyordu:

“Hayat cümlelerimiz kadardır.”

En sonunda da katılan seyircilerden biri çocuklarına okuduğu, hepimizin bildiği o masalların içeriğinin aslında korkutucu olduğundan bahsetti. Yazarımız da çocuklarımıza Samed Behrengi gibi yazarları okumamızı önerdi.

Bunu duyunca tesadüflere inanmayan benim aklıma hemen geçen hafta atölyede tahtaya “İnsanı ölümünden eceli korur” diye yazıp bu konuda kırk dakika içinde bir yazı yazmamızı isteyen hocamız geldi. Yazıyı size de okumuş olsaydım belki bana hak verirdiniz. Zamanı geri alamayacağıma göre kısa bir giriş yapıp o yazıyı paylaşayım diye geldim buraya ama gördüğünüz gibi bir türlü cümlelerimin sonu gelmiyor. Hayat cümlelerimiz kadardır diye duydum ya bugün, artık etkisinden çıkana kadar böyle uzun uzun yazarım. Yoksa 14 Şubat’a yetiştirirdim aslında ama saat neredeyse yarım olmuş. Bir de şu fotoğraf koyma meselesi biliyorsunuz çok anlattım önceden. Neyse artık bundan sonra Perşembe günleri görüşmek üzere diyerek sizleri tahtaya ölüm ve ecel yazılsa bile benim yaşamak hakkında yazdığım öykümle baş başa bırakıyorum:

Photo by Etienne Girardet on Unsplash

Yazmak, Okumak ve Yaşamak

Yazmak ve okumak birbiriyle iç içe gibi görünse de çok farklı eylemlermiş. Geçen hafta bunu yaşayarak öğrendim. Hayatta da en sevmediğim şey yaşayarak öğrenmektir. Okumayı bu kadar sevmemin nedeni bu olsa gerek. Bir şeyler başıma gelmeden, kısa yoldan tecrübe edinmeyi çok seviyorum.

Ah bu ben ve benim bu kolaya kaçmalarım. Bir de şu son güne bırakma huyum. Geçen sene aynı anda iki farklı yazarlık atölyesine gidiyordum. Hafta içi 9–7 mesai ve iki saate yakın trafikte yaşam mücadelesinin üstüne bir gün Avcılar’a, öbür gün Atakent’e yine neredeyse mesai gibi sabah 9'dan 4'e yeni hikâyeler yazabilmek için koşturup duruyordum. Bu arada benim evim de ikisinin de arasında bir yerde ve yol yine tabii ki saatlerce sürüyor. İlk zamanlar iyi götürmüştüm aslında ama bir yerden sonra ödevlerin altında ezilmeye başlamıştım. Cumartesi gününe bir korku hikâyesi yazmam gerekiyordu. Pazar gününe de bir ayakkabı bağcığının gözünden bin kelimeyi geçmeyecek serbest türde bir yazı.

O an neden bir çılgınlık yapıp iki ödevi bir arada yapmıyorum diye düşündüm. Kim nereden bilebilirdi ki? Bağlanma Korkusu’nu bu motivasyonla Cuma gününü son saatlerinde yazmıştım. Neredeyse bir yıl sonra sınıfça çıkartacağımız podcast için o yazımı isteyeceklerini tahmin edememiştim. Utancımdan kimseye de söyleyemedim o zaman bu hikâyeyi iki farklı ödev için yazdığımı. Podcastin ilk bölümü olacağını bilsem yazar mıydım öyle bir yazıyı? Net bir şekilde cevaplayabilirim bu soruyu çünkü biliyorum ki yazamazdım! Hatta korkudan kalemimi bile oynatamazdım. Farkında olmadan tanımadığım, bilmediğim insanlara en büyük korkumdan bahsetmiş ve bunu sırf ödev yapmamış olmamak adına özensiz demek istemiyorum ama hızlıca yazdığım bir hikâyeyle yapmıştım.

Bir daha böyle bir hata yapmayacağım ya da yapmamalıyım gibi bir karar almışken geçen hafta yine benzer bir yanlış yaptım. Bu sefer kendi podcastim için ödev olarak üç dakikalık kısa bir kayıt almam gerekiyordu. Yine son güne bıraktım ve derse geçmeden hızlıca eski yazılarıma göz attım. Üç dakikada okuyabileceğim yazıların sayısı o kadar azdı ki, ne yapacağımı şaşırdım. Bu hiç hesap etmediğim bir şeydi. Yazıda nasıl bin kelime sınırı benim için kabus gibi bir şeyse seslendirirken de bu üç dakika sorun olacaktı anlaşılan. Özellikle bu sınırları bilmek ve onları aşmamak zorunda olmak çileden çıkartıyordu beni.

İyi ki hayat böyle değil diye düşünürdüm. Söz gelimi altmış sene yaşayacağımı bilsem, o da az geldi şimdi gözüme yetmiş diyelim klasik. Yetmiş sene yaşayacağımı bilsem yine yapmak istediğim her şeyi son ana bırakıp koşturmacayla mı geçerdi ömrüm? Yetmişimde koşturamayacağıma göre mantıklı bir tercih gibi gelebilir dışarıdan ama biliyorum ki ben yetmişimde de boş duramamam. Yine bir şeyler yazmaya, en kötü ihtimalle anlatmaya çalışırdım sürekli.

Bu arada geçen hafta Küçük Kara Balık hakkında yazdıklarımı seslendirdim sınıfta. Aynı cümleleri defalarca okuduğum oldu. Sanki ben yazmamışım da ilk defa okuyormuşum gibi hissettim bazı yerlerde. Bazen yazmak ne kadar kolaymış diyorum. Bir yerden sonra kalem kendiliğinden yazıyor gibi geliyor bana. İstediğin zaman durup düşünebiliyorsun en azından. Ama seslendirmek öyle değil. En ufak bir duraksama, bir nefes alma bile bambaşka anlamlar katıyor okuduklarınıza. Hani herkes ölür ama herkes yaşamaz derler ya ben de herkes yazabilir diye iddia ederdim eskiden ama herkes okuyamazmış gibi hissediyorum artık. Okuyabilen o ayrıcalıklı insanlardan biri olmak istiyorum sadece. Çünkü Küçük Kara Balık’ın dediği gibi:

“Her an ölümle yüz yüze kalabilirim. Ama yaşayabildiğim sürece ölümü karşılamaya gitmem gerekmez. Bir gün ister istemez ölümle karşılaşacağım; bu önemli değil. Önemli olan benim yaşamamın veya ölümümün başkalarının yaşamını nasıl etkileyeceği.”

Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, her gün yazılan yüzlerce yazıdan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz…

Türkçe
Edebiyat
Kişisel Gelişim
Öykü
Hikaye
Recommended from ReadMedium