Çin Seddi’nin İnşası, Sağını Solunu Bilmemek ve “Yazar Olacağım” Demenin Yolları
Franz Kafka’nın bu kitabını hiç duymadığım için görünce dikkatimi çekti. Merakla arkasını çevirip ne yazıyor diye baktım. Sadece tek bir cümle vardı: “Ben set inşa edildiği sıralarda ve daha sonraları yalnızca mukayeseli kavimler tarihi çalıştım.” Sizi bilmem ama bu cümle benim için yeterliydi.
Uzun zamandır kitaplar hakkında yazmıyordum. Dolayısıyla hayat hakkında da yazamıyordum. Birkaç hikâye denemem oldu ama onlar da başarılı değildi. Üç sene sonunda bir anlamda sezon finali gibi bir şey yaptım kendimce ve bir ara vermenin iyi olacağını düşündüm. Böylece yaptığım hatalı kitap tercihlerini de unutabilir ve güvendiğim yazarlarla yoluma devam edebilirdim. Merak edenler için açıklayayım: Ben normal şartlar altında başladığım kitabı bitiririm ve mutlaka okurken beğendiğim cümleler olur. En azından son üç senedir böyle oldu diyeyim. Yarım bırakmam yani kolay kolay. Eğer hiç anlamaz ya da ilgimi çekmezse konu belki o zaman okumaktan vazgeçebilirim ama onu da yaşamıyordum uzun süredir. Ah bu ben ve benim bu uzun cümlelerim. Okumaya çalışırken sizin de nefesiniz tükeniyor mu? Çok tepki alıyorum bu yüzden. Diyemiyorum ki bakın Kafka da uzun cümleler kuruyor diye. Demezler mi sonra sen Kafka mısın başımıza diye? Benim de korktuğum şeye bakar mısınız? İnsan keşke deseler diye düşünmüyor değil bir yandan.
Neyse yine alakasız bir iç döküşle yazının girişini inşa ettiğimize göre şimdi Çin Seddi’nin İnşası’na geçebiliriz. Bu kitapta toplanan öyküler Kafka’nın ölümünden sonra Max Brod tarafından derlenen, Kafka’nın defterlere ya da rulo halinde müsvedde kağıtlarına aldığı notlar üzerinde Brod’un çalışması sonucu gün yüzüne çıkmış. Kalda Hattı Anıları hariç, onu ünlü Günlük’ünde birkaç parça halinde yazmış Kafka. Bu bilgiler, kitaba başlamadan önce yayınevinin notu olarak paylaşılmış.
Kitaptaki öyküler ise şöyle: Çin Seddi’nin İnşası, Avcı Gracchus, Bir Çiftlik Savunmasından Sahneler, Kalda Hattından Anılar, Karı Koca ve Blumfeld, Orta Yaşlı Bir Bekâr. Ayrıca Kafka meraklıları için 119 sayfalık bu kitabın sonunda M. Kamil Utku tarafından kaleme alınan Kafka’nın İş Yaşamı başlığıyla 15 sayfalık bir bölüm de yer alıyor. Unutmadan Avcı Gracchus’un değişik bir varyasyonu var ayrıca ama ben en çok Blumfeld’in hikâyesini beğendim. Tahmin edebileceğiniz gibi en uzun alıntılarım da tabii ki Çin Seddi’nin İnşası’ndan:
“Öncelikle şunu sormalı: Bu set bizi kime karşı koruyacaktı? Ben Çin’in güneydoğusundanım. Benim için tehlike oluşturacak bir tek kuzeyli kavim olamaz. Bu kavimleri ancak çok eskilerden kalma kitaplarda okuruz, yaradılışlarının doğal sonucu olan zalimliklerini okuyup öğrenir, huzur içinde oturduğumuz kameriyelerimizde iç geçiririz. Lanetli suratlarını, ardına dek açık ağızlarını, sivri dişlerle dolu çenelerini, ağızlarıyla parçalayıp öğütecekleri ava yan yan bakar gibi kısık gözlerini bu kitaplardaki resimlerden tanırız. Çocuklarımız bir yaramazlık yaptığında bu resimleri gösteririz onlara, onlar da iki göz iki çeşme kucağımıza atılır hemen. Ne var ki kuzeyli kavimlere dair bundan başka bilgimiz yoktur. Ne gördük onları, ne de köyümüzde kaldığımız sürece göreceğiz, dilerlerse azgın atlarını dörtnala sürerek üzerimize gelsinler, ülkemiz öylesine büyük ki bize dek bırakmaz onları, atlarını ne kadar koştururlarsa koştursunlar bir yerde kaybolup giderler.”
Burada klişe bir şekilde coğrafya kaderdir demek istemiyorum. Bana göre coğrafya da birçok şey gibi tamamen bakış açısıyla ilgili. Yoksa siz hiç kendinizi kuzeyli diye tanımlamış mıydınız daha önce? Eğer Volkan Konak değilseniz yapmamışsınızdır herhalde. Fakat Çin’den bakınca kuzeyli oluyoruz gerçekten.
Afrikada bir kabile varmış ve sağı, solu ifade eden kelimeleri yokmuş. Haliyle bu kavramlara da sahip değillermiş. Onun yerine Kuzey, Güney gibi yönleri kullanıyorlarmış sadece. Düşünsenize, birisi size “Kuzey Batı’ndaki kitabı uzatır mısın?” diyor. Ne yaparsınız? Basit gibi görünen dildeki bu fark kimbilir daha ne garip sonuçlara yol açar? Mesela bizim gibi sağdan sola yazan ülkelerde elinize eski fotoğraflarınız verilip kronolojik olarak bir sıralama yapmanız istendiğinde doğal olarak eskiden yeniye doğru sıralarken soldan sağa doğru bir yol izleniyormuş. Bunu okuduğumda düşündüm bana da mantıklı geldi. Sizde durum nasıl acaba? Bu da çok kolay bir soru oldu şimdi. Zoru sevenlerdenseniz sağı solu belli olmayan kabilede insanlar nasıl sıralar onu söyleyin bakalım. Bu arada az önceki alıntıya kızanlar da çıkabilir belki. Onlar için bir alıntım daha var. Bakın yazar nasıl devam ediyor:
“Doğrusunu isterseniz, yöneticiler ezelden beridir vardı, set inşası da ezelden beridir vardı. Masum kuzeyli kavimler bu seddin inşasının kendileri yüzünden olduğunu, saygıdeğer ve masum imparator da seddin kendi buyruğuyla inşa edildiğini sanıyor. Oysa biz, set inşasında çalışanlar, bunun bambaşka bir şey olduğunu biliyor ama dilimizi tutuyoruz.”
Yazmak ne kadar büyük bir özgürlük, değil mi? İsterseniz Çin Seddi’ni inşa eden bir işçi bile olabiliyorsunuz. Ben de çocukken ne olacaksın diye sorduklarında bildiğim bütün meslekleri sıralarmışım. Doktor, polis, öğretmen, başbakan… Evet, başbakanı da eklermişim mutlaka. O yaşlarda siyasete daha çok ilgi duyuyordum galiba. Bugün anlıyorum ki “Yazar olacağım” demenin en güzel yöntemi buydu.
Gelelim yalnızlığa. Yazmakla yalnızlık arasında bir bağ var mı sizce? Ben daha çok yalnızken yazabiliyorum demiştim defalarca ama onu da yenmeye çalışıyorum. Zaten bugünlerde konfor alanımdan o kadar çok çıkıyorum ki anlatamam. Eskiden olsa hayatta yapamam diyeceğim şeyleri tekrar tekrar yapıyorum. İnsan ne kadar çok değişiyor.
“Üstlendiğim yalnızlığın kısa sürede içimdeki tasaları dağıttığını kendime itiraf etsem de safkan bir yalnızlığa dayanacak insanoğlu bulunmadğını da hemen fark etmiş, insanoğlunun daimi yalnızlığa maruz kalışının ilerdeki bir felaket için ön alıştırma sayılacağını anlamıştım. Yalnızlık başka her şeyden güçlüdür, sonuçta kişiyi diğer kişilere yaklaştırır.”
Yalnız ben yalnızlığın insanı diğer kişilere yaklaştırdığını düşünmüyorum. Daha doğrusu düşünmemiştim. Zaten ben yalnızlığın bir ihtiyaç olduğunu savunurdum eskiden ama artık o kadar iddialı değilim. Yeterince yalnızlık dediysek sanırım en beğendiğim hikâyeye geçebilirim. Aynen şöyle başlamış yazar Blumfeld’i anlatmaya:
“Orta yaşlı bir bekâr olan Blumfeld, bir akşamüzeri dairesine çıkıyordu. Yorulmuştu, çünkü altıncı katta oturuyordu. Son zamanlarda alışkanlık edindği üzere, çıkarken düşüncelere dalmıştı. Yaşadığı yapayalnız hayattan çok sıkılmıştı, işte şimdi neredeyse gizlilik içinde altı katı tırmanacak ve bomboş odasına kavuşacaktı, sonra yine nerdeyse gizlilik içinde robdöşambrını giyip piposunu yakacak, yıllardır abonesi olduğu Fransızca dergiye boş gözlerle bakacak, kendi elleriyle hazırladığı kiraz klikörünü yavaşça yudumlayacak, nihayet yarım saat geçtikten sonra kafasına bir şey sokulması olanaksız hizmetçinin canı nasıl istediyse öyle hazırladığı yatağına yeniden düzen verip yatacaktı. Yanında biri olsaydı da kendisi bunları yaparken izleseydi, ona nasıl müteşekkir kalırdı Blumfeld. Arada sırada bir köpek almayı düşünmemiş değildi. Böyle bir köpek insana sevinç verir, hepsinden önemlisi nankörlük nedir bilmeden sadakat gösterir.”
Yeri gelmişken söyleyeyim, John Wick’in ilk filmde verdiği tepkiyi abartılı bulanlara hiçbir zaman katılmadım. Az bile yaptı diyemem ama Cenk ve Erdem’in deyimiyle “Keaeaaeaeanu abimiz” tam olarak gerekeni yapmıştır bence. Ayrıca bir isim ancak bu kadar güzel uzatılabilir. Buradan üstadlara da selam gönderip daha fazla uzatmadan haftaya yeni bir kitapla görüşmek üzere diyorum.
Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, her gün yazılan yüzlerce yazıdan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz…
